Orda bir köy var, uzakta
O köy bizim köyümüzdür.
Gezmesek de, tozmasak da
O köy bizim köyümüzdür.
Bu haftaki köşe yazıma, değerli şairlerimizden Ahmet Kutsi TECER’ in bu güzel şiiriyle başlamak istiyorum. Ne kadar güzel ve samimi duygularla yazılmış değil mi değerli gönül dostlarım?.. İşte o köylerden birisi, şimdi anlatacağım İzmir İlinin Karaburun İlçesinin Kösedere Köyü. Ben çok şanslıyım. Neden diyeceksiniz. Çünkü şairimizin “Gezmesek de, tozmasak da; O köy bizim köyümüzdür” dediği köylerden birini, yani şimdi sizlere anlatacağım bu köyü görme olanağı buldum. Hem de doya doya. İnsanları ile sohbet ede ede.
www.acipayam.com sitesinin kurucusu Mustafa ÜNAL KARDEŞİM Perşembe günü telefonla beni aradı. İzmir Karaburun’un bir köyünde kapari bitkisi ile ilgili konferans vereceğini, bu nedenle ailecek İzmir’e geleceğini ve bizimde kendisine eşlik etmemizi istedi.Böylece başladı bizim o uzaktaki köye ziyaret gezimiz.
14.08.2007 Pazar günü sabahı ÜNAL ve GÖKGÖZ ailesi olarak İzmir Selçuk’tan sabah saat 08.10 yola çıktık. 1985 yılında gitmiştim ilk kez Balıklıova’ya. 1998 yılında da Mordoğan beldesine kadar. Hep merak ederdim Karaburun’u.
Saat 10.00… Önce Balıklıovaya, sonra da Mordoğan beldesine geldik. Değişmişti o gördüğüm birçok şey. Mordoğan’da sahil kenarındaki “Problemin Yeri”nde çay molası verdik. İşletmeciyi çağırdım, bir problem varsa çözelim dedim. “Ağabey Albert Einstein geldi geçen gün. Çözemedik. Siz de boşuna uğraşmayın” dedi. Gülüştük.
Neden böyle bir isim verdiniz diye sordum. “Babam her şeyi problem ederdi. Bir gün iş yerimizin kiremidini beğenmedi. Manisa Turgutlu’ya gitti ve fabrikadan özel getirdi. Biz de bu ismi koyduk işyerimize. Güzel de oldu hani” dedi. Saat 11.00’de ayrıldık oradan ve o uzaktaki köye yani Kösedere Köyüne doğru hareket ettik. Yolun sol tarafından dağ yoluna saptık. Dağların eteklerinde köy evleri görünüyordu değerli şairimiz Ahmet Kutsi TECER’ in şiirindeki gibi.
Orda bir ev var, uzakta
O ev bizim evimizdir.
Yatmasak da, kalkmasak da
O ev bizim evimizdir.
Biraz ilerde bir levha takıldı gözümüze Eylenhoca köyü. “Sanki beni bekliyormuş bu köy. Dur!” dedim Mustafa kardeşimize. Durdu. Ben bu levhanın önünde oynamak istiyorum dedim. Mustafa da arabanın teybinden Acıpayam yollarını çaldı. Ben de oynadım. Çünkü bu köyümüz levha asmıştı benim eğlenmem için. Kahkahalarla gülüştük. Eylenhoca köyü levhasının önünde Nuri Hoca oynamazsa ayıp olacaktı.
İşte değerli gönül dostlarım, güzel ülkemin o dağ köylerinin insanları gibi isimleri de kucaklıyor insanı. Sonra devam ettik yola. İlerde sağda bir levha daha “İNECUK KÖYÜ “ dönüşte ineriz dedik ve devam ettik. Yolların kenarlarına bakıyordu Mustafa Ünal sık sık. Bak bak ağabey bunlar hep kapari. Yol kenarları zeytin ve payam ağaçları ve birbirinden güzel üzüm bağları ve arada da ceviz ağaçları ile doluydu. Arabada Muharrem KARAOĞLAN’ ın çocuklarının yorumladığı türküler eşlik ediyordu bize.
Kösedere Köyü levhası görülmüştü. Sol tarafta köyün mezarlığındaki levha ilgimizi çekti “ESSELAMÜ ALEYKÜM YA EHLEL KUBUR” yazıyordu. Durduk levhanın önünde. Öyle derin anlamlar taşıyordu ki; bir an gözlerim doluverdi. Bu dünyadan göçüp giden kızım ve babam aklıma geldi. Birer “Fatiha” okuduk ve devam ettik yolumuza.
Nihayet Köye geldik her yer Türk bayrakları ile donatılmıştı. Meydandaki kalabalığın arasından güleç yüzlü bir genç yaklaştı. Kösedere Köyü Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği Yöneticisi Rıfat Özgüder, hoş geldiniz dedi ve kendisini tanıttı. Derneğe çıktık. Kösedere Köyü Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği Başkanı Mehmet Özduran ile tanıştık. Her ikisi de
www.acipayam.com sitemizin üyeleri imiş. Dernek Yöneticisi Rıfat Özgüder, “Siz geçen hafta sanaldan gerçeğe buluşmanızı yaptınız.
Biz gelemedik. Bu gün gecikmeli de olsa Köyümüzde “2. KÖSEDERE ÜZÜM ŞENLİĞİ” nde bir araya geldik” dedi. Çaylarımızı içtik ve köyü tanımak için ayrıldık dernekten.
Köy Meydanında vatandaşların kendi ürünlerinden oluşan yiyecek ve giyecek pazarı oluşturulmuştu. Aradığın her şey vardı. Tarhana çoprasından tutunda iğne oyalı mendillere kadar. Alışverişi daha sonraya bırakarak dar bir sokağa girdik. 181 numaralı evin önünde iki yaşlı kadın oturuyordu. Bizde oturduk yanlarına hoş geldiniz dediler.
Adını sonradan öğrendiğin 90 yaşındaki Zeynep ÖZDEŞ Nine’ nin yüzündeki çizgilerde, okuyabiliyordum o geçen yılların acılarını. Amcayı çok önceleri toprağa uğurlamış. Yanındaki teyze komşun mu diye sordum. Hayır, kızım Ferika KARACA dedi. Kızımda beyini kaybetti şimdi torunlarımla birlikte burada kalıyoruz dedi.
Bu sokağın adı ne diye sordum adı yok buranın oğlum dedi. Ben de nine bu sokağın adı PAYAM Sokağı olsun bak bizde Acıpayam’ lıyız. Ta Denizli’den geldik buraya. Bizim ilçemizde şu karşıdaki payam ağacından almış adını. Sen bundan sonra soran olursa payam sokağı de. Hem sen bizi unutma biz de payam sokağını unutmayalım dedim. O sıcacık titreyen elleri ile sırtımızı okşadı tamam benim güzel evlatlarım öğle olsun dedi.
Arada bir dizlerini tutuyordu elleriyle. Ağrıdığı belliydi. Mustafa ÜNAL kardeşimiz Zeynep ninemize yanıbaşında duran yeşil bitkiyi gösterdi bu nedir diye sordu.”ACI OT YAVRUM” yavrum dedi. Arsız bir ottur buralarda çok olur dedi. Mustafa kardeşimiz ninemize anlatmaya başladı bu otun nasıl bir doğal bir ilaç olduğu. Yazdın mı bunları beynine nine dedik yazdım evlatlar dedi. Vedalaşarak ayrıldık daha sonra tekrar uğramak üzere yanlarından.
Köy meydanına geldik. “2. KÖSEDERE ÜZÜM ŞENLİĞİ” için kazanların içinde keşkek ve pilavlar pişirilmişti. Afiyetle yedik. Doyamadık bir daha yedik. Köy ürünlerini incelemeye başladık. Karnımızda doydu ya. El işlerinin yapıldığı bir tezgâha yanaştık.
Tel kırma işleri, “al beni” diyordu. Yapılan işler bana yabancı gelmiyordu. Tezgâhın başında bekleyen genç kardeşimize sordum bunları siz mi yaptınız diye evet dedi. Nasıl öğrendiğini sordum kayınvalidem Halk Eğitimde Usta Öğretici dedi. Şefika hanım mı dedim evet dedi. Nereden tanıdığımı sordu. Selçuk Halk Eğitim Müdürü olduğumu, onu bölgesel sergilerden tanıdığı söyledim. Bu gün burada olduğunu öğrenince çok sevindim. Gelini hemen bulup getirdi 65 yaşındaki Şerife öğretmenimizi. Yıllara meydan okuyan o hünerli elleriyle yaptığı tel kırma işlerini gösterdim Ünal ailesine. Sonra oturduk meydandaki köy kahvesinde bulunan
görkemli çam ağacının koyu gölgesine. Sıcak çaylarımızı yudumlarken sohbetimize de devam ettik.
Köyünüzü anlatır mısın diye sordum Şerife öğretmenimize. Başladı anlatmaya o güzel yöre şivesiyle. “Çok önceleri adı Ağalarseki imiş köyümüzün adı. Buranın en büyük köyü sayılırız. Kartala benzetirim buranın köylerini hep tepeden izleriz dalgalı mavi suları. Denizle 3 km mesafe var aramızda. Eskiden tütüncülük yapardık sonradan yasaklandı. Üzüm ve zeytindir genelde ekmek paramız. Bu nedenle son yıllarda şehre gider oldu gençlerimiz ve köyümüzdeki nüfusumuz her geçen gün azalmakta. Yeni yeni şaraplık üzüm bağlarının sayıları çoğalmakta” diyor.
Bu sırada Mustafa ÜNAL kardeşimizin adı anons ediliyor KAPARİ konulu konferans vermesi için. Kahvenin önünde yoğunlaşıyor kalabalık. Yerimizi aldık dinlemeye başladık Mustafa ÜNAL’ı. Önce kendini tanıttı. Memleketin selam ve sevgilerini iletti sonrada KAPARİ” ile ilgili aktardı. Konferansın bitmesi ile birlikte büyük bir hazırlık başladı Kösedere Üzüm şenliklerinde nedeni ise 2.defa yapılacak olan üzüm güzelinin seçilecek olmasıydı.
Bu arada Hayri DEV’ in cd’si çalmaya başladı. Bir an şaşırdım. Hayri amca buraya mı geldi diye düşündüm. Hayri Amcanın sesi ve üç telli sazına köy kahvesinde oturan grupların alkış sesleri karışıyordu. Mustafa ÜNAL’ı aradı gözlerim. Yoktu yanımda. Onun işiydi bu tabii ki. Ses düzeninin yanından el sallıyordu bize. Yine değerli şairlerimiz Ahmet Kutsi TECER’ in şiiri geldi aklıma.
Orda bir ses var, uzakta
O ses bizim sesimizdir.
Duymasak da, tınmasak da
O ses bizim sesimizdir.
Evet değerli gönül dostlarım o ses bizim sesimizdi. Bizim köyümüzde kulaklarımızı çınlatan bizim sesimizdi. Hayri amcamızın sesiydi.
Bu arada genç kızlarımızın giydikleri gül desenli kırmızı şalvarların oldukça fazla olması dikkatimi çekmişti. Şerife Öğretmenin gelinine sordum nedenini. “Bizim buralarda 40 yaşının altındaki kadınlar kırmızı giyinirler genelde. Gençliği simgeler” dedi. Bunlar küçük ama önemli ayrıntılardı kültürümüz için.
Beni şaşırtan bir şey daha gördüm köy meydanında “KERİM DURAN KÜLTÜR EVİ” .Düşünebiliyor musunuz küçük bir dağ köyünde kültür evi. İşte bu nedenle Kösedere köyünü çok sevdim ben. Sakın diğer köylerimizi sevmiyorum anlamına gelmesin yazdıklarım. Sadece ayrı bir yer edindi yüreğimde Kösedere Köyü.
12- 21 yaş arası genç kızlarımız çıktı podyuma kendileri tanıttılar ve içlerinden 1 numaralı kızımız “2. KÖSEDERE ÜZÜM ŞENLİĞİ” güzeli seçildi ve tacını geçen senenin güzelinden aldı. Şenlikler devam ediyordu. Zeynep ninemize sözümüz vardı çayını içmeden gitmeyecektik.
Saatler hızla ilerliyordu. Tekrar gittik adını koyduğumuz Payam sokağındaki 181 nolu tahta kapılı eve. Zeynep ninemiz bekliyor olmalı ki dış kapıyı açık bırakmıştı. Sandalyede oturmaktan ayaklarımız şişmişti. Tabiri caizse yayıldık yer minderlerinin üzerine. Önce soğuk birer su içtik Zeynep Ninenin torununun elinden. Sonra kendi bağının üzümlerinden ikram etti bize.
Koyu bir sohbete daldık. Biz sorduk, o söyledi; o sordu, biz söyledik. Bu arada sık sık kapariyi soruyor aklına takılan eksik bilgileri tamamlıyordu. Bir ara çocukluğuna götürdüm sorularımla onu. O zamanla bu zamanı karşılaştırmasını istedim. Çocukluğunu özlediğini ama yaşadığı bu zamanın daha iyi olduğunu anlattı. Çünkü onun çocukluğu yokluklar içinde geçmişti. “Şimdi her şeyi vardı. Allaha şükür” diyordu. Hurma zeytin nasıl oluyor diye sordum. Bir şiirlerle cevap verdi soruma.
Zeytinim var adı hurma
Hurma nedir diye sorma
Tanrımdan bize hediye
Dalından toplada ye
Hurma zeytin onun adı
Hiçbir şeyde yoktur tadı
Dünyada yoktur eşi
Karaburun güneşi
Hurma zeytin onun adı
Hiçbir şeyde yoktur tadı
Dalından topla da ye
Tanrıdan Kösedere’ye hediye
Pes vallahi dedim Zeynep nineme. O halde ben de sana bir şiirimi okumak istiyorum rahmetli nineme yazmıştım sen de benim ninemsin dedim. Oku bakalım dedi tatlı tatlı gülerek.
odanın en sıcak köşesi
saatlerce oturmakta
kendi işlediği
gül desenli minderinin üstene
elleri çıkrık eğirmekte
gözünde ağır camlı bir çerçeve
uğraşmakta yaşatmak için
ve
taşımakta eskiyi yeni yıllara
yanı başında sessizce yatan Tekir
arada bir iple oynamakta
önündeki yüne dönen ak saçları
yüzündeki çizgilere değmekte
izlemekte onu
duvarda cansız bir resim
bazen kaldırmakta başını
gözlendiği duvara
o an
titremekte elleri
çarpmakta yüreği…
duyar gibi oluyorum
ağıt yakan sesini
anlıyorum
belli ki özlemekte er’ini.
Nuri Gökgöz(Toprağın Sesi)
Gözleri doluverdi Kösedere’li Zeynep ninemim vedalaşarak ayrılırken o sıcacık evinden. Üzüm ve Zeytinyağı koymuştu torbanın içersine. Bir daha ne zaman giderim bilemiyorum Kösedere köyüne ve Zeynep ninemize. Tekrar köy meydanına geldik. Etkinlik sona ermek üzereydi ve köyün yerli ürün tezgâhlarında alış veren yapanların arasına karıştık.
Bu şirin ve güzel köyümüzün suyunu bol miktarda içmiştik. Ekmeğini de yememiz gerekiyordu. Hani ekmeğini yedim suyunu içtim diyebilmemiz için. Öyle yaptık ve köye özel ekmeklerden aldık. Hurma Zeytini ni unutmadık tabi ki. İki kilo su böreği aldık yolda yemek için. Eşlerimiz alış verişe devam ederken biz köy kahvesine oturduk çay içmek için.
Amacımız çaydan ziyade Hayri DEV’ in cd’si çalarken alkışla eşlik eden amcalarla sohbet etmekti. Selam verip oturduk yanlarına. Hoş geldiniz deyip hemen kahveciyi çağırdılar. Bizim ne içeceğimizi sormadan kahveler nasıl olsun dediler. Kırk yıllara çarpacağımız dostlukları pekiştirdi yudumladığımız kahveler. Kendimizi tanıttık. Köyü çok sevdiğimizi söyleyince hemen konuyu Kösedere Köyü Dayanışma ve Yardımlaşma Derneğinde görev alan gençlere getirdiler. “Allah razı olsun onlardan bu dağların başında unutulmuş olan köyümüze renk getirdiler. Canlılık getirdiler. Geçen senede yaşadık bu güzelliği. Şu kalabalığa bakınca içimiz açılıyor sanki şehirde gibiyiz keşke birkaç gün daha sürseydi” dediler.
İçlerinden biri Mustafa Ünal’dan “O biraz önce çalan sipsili ve sazlı bir türküler vardı siz getir missiniz. O’un kaseti var mı sizde?” diye sordu. Neden istediğini sordu Mustafa Kardeşimiz. “O “saz”da biz vardık, “söz”lerde biz vardık evlatlar şimdi nerde böyle türküler onun için istedik arada çalarız oturduğumuz kahvede.” Dedi. Mustafa da amcalar nasip olursa “ 3. KÖSEDERE ÜZÜM ŞENLİĞİ ‘nde kendisini getiririz buraya, sizlerde dernek başkanı ile görüşün canlı canlı Hayri Dev amcamızı dinlersiniz burada” dedi.
Artık bu doyumsuz köyümüzden ayrılmanın vakti gelmişti. Tek tek vedalaştık köylülerle. Son olarak Kösedere Köyü Dayanışma ve Yardımlaşma Derneğindeki arkadaşlarla görüştük. Bir daha ki seneye buluşmak üzere “ALLAHISMARLADIK” diyerek el salladık bize kucak açan Kösedere Köyüne.
İnecük ve ardından Eğlen Hoca köy yolarından Mordoğan Karaburun asfaltına çıktık. Gelmişken Karaburun İlçesini görmeden gitmek olmazdı. Kıvrıla kıvrıla o güzelim dağ ve deniz manzaraları arasında Karaburun’a geldik. Sahilin gidilebilecek yerine kadar arabamızla devam ettik. Batık bir geminin yanına kadar gelebildik.
Artık yol bitmişti. İstesekte gidemiyorduk. Çıkmaz sokaktı artık. Bir balıkçı çardağında çay molası verdik. Batık geminin enkazını izleyerek yudumladık çaylarımızı. Dört yıl önce Irak’lı mültecileri taşırken batmış ve kıyıya bırakılmış. Karaburun’ un burnunun ucuna kadar gelmiştik.
Geriye dönüş başladı. Kösedere Köyü yol ayrımına geldiğimizde Mustafa yolun kenarında tekrar durdu. Ağabey artık gidiyoruz son kez dağların eteklerinden bir şey söylemek istiyor musun dedi. Elbette ki vardı söylemek istediklerim. Öncelikle Ahmet Kutsi TECER’ in şiirini bitirmemiz gerekirdi.
Orda bir dağ var, uzakta
O dağ bizim dağımızdır.
İnmesek de, çıkmasak da
O dağ bizim dağımızdır.
Bizim köyümüzü sinesinde saklayan dağlar hoşça kalın.
Orda bir yol var, uzakta
O yol bizim yolumuzdur.
Dönmesek de, varmasak da
O yol bizim yolumuzdur.
Bizi bizim köyümüz Kösedere Köyüne götüren yollar hoşça kalın. Seneye yine buralara gelip 3. KÖSEDERE ÜZÜM ŞENLİĞİ ‘nde birlikte olmak üzere ALLAHISMARLADIK.
Bir köy tanıdık adı kösedere
Yedi saat kalabildik sadece
Rifat Mehmet şerife Zeynep Nine
Nasip seneye buluşmak üzere
Nuri Gökgöz (Toprağın Sesi)
Not:
“ESSELAMÜ ALEYKÜM YA EHLEL KUBUR”
(Dini geleneklerimize göre, kabir ziyareti yapan insanların, mezarlığa girerken bu selamı vermesi ve ardından verdiği selamı,
“ALEYKÜMSELAM YA EHLEL DÜNYA”
kendi kendine alması gerektiğini, önemli ayrıntı olarak, okuyucularımın affına sığınarak hatırlatıyor; EHLEL KUBUR kelimesinin kabir ehli demek olduğunu, EHLEL DÜNYA kelimesinin de dünya ehli demek olduğunu belirtmek istiyorum.)
BEN KÖYÜNÜZÜ ÇOK SEVEN UZAKLARDAN BİR GÖNÜL DOSTUNUZ.SEVGİYLE KALIN.